DSG 2026’dan jeotermalin geleceğine yeni perspektif
Jeotermal Haberler olarak Dr. Zeynel Öztürk ile DSG 2026’yı, yeni nesil jeotermal teknolojileri, Manisa Acıdere AGS Projesi’ni ve sektörün geleceğini konuştuk.
Jeotermal Haberler olarak Dr. Zeynel Öztürk ile DSG 2026’yı, yeni nesil jeotermal teknolojileri, Manisa Acıdere AGS Projesi’ni ve sektörün geleceğini konuştuk.
Öncelikle sizi ve DsG 2026’nın arkasındaki ekibi kısaca tanıyabilir miyiz? Çalıştayın düzenlenmesinde nasıl bir ekip ve iş birliği modeli oluştu?
Ben Dr. Zeynel ÖZTÜRK. Anadolu İnovasyon ArGe firmasının kurucu ortağı, Hidrojen ve İleri Malzemeler Araştırmalar grubu lideri, teknolojiden sorumlu başkanıyım. Uzun yıllardır enerji ve malzeme teknolojileri üzerine akademik ve uygulamalı Ar-Ge çalışmaları yürütüyorum.
Anadolu İnovasyon ArGe bünyesinde jeotermal enerji, hidrojen teknolojileri, enerji sistemlerinin modellenmesi, veri merkezlerinin soğutulması ve ileri mühendislik uygulamaları üzerine çalışıyoruz.
DsG 2026’yı oluştururken klasik bir akademik konferans modelinden ziyade, akademiyi, teknoloji geliştiricilerini, özel sektörü ve kamu kurumlarını aynı ortamda buluşturan uluslararası bir çalışma platformu oluşturmayı amaçladık.
Çalıştayın organizasyonunda Anadolu İnovasyon ArGe Ticaret A.Ş., Brunel University London, RWTH Aachen University ve UK National Heat Transfer Committee birlikte yer aldı.
Programda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, MTA ve TENMAK temsilcilerinin yer aldığı kamu panelinden üniversitelere, teknoloji şirketlerinden enerji üreticilerine kadar oldukça geniş bir paydaş grubu bulunması da bu yaklaşımın sonucu.
Biz DSG’yi yalnızca sunumların gerçekleştirildiği bir organizasyon değil, yeni fikirlerin gerçek projelere ve iş birliklerine dönüşebileceği bir platform olarak konumlandırıyoruz.
DSG 2026’yı düzenleme fikri nasıl ortaya çıktı? Türkiye’de ve dünyada jeotermal sektöründe hangi ihtiyaç veya değişim Trabzon’da böyle bir çalıştayı gerekli kıldı?
Jeotermal sektörü bugün önemli bir dönüşüm içerisinde. Geleneksel yaklaşım büyük ölçüde doğal olarak yüksek sıcaklık, yeterli akışkan ve uygun geçirgenliğin aynı rezervuarda bulunmasına dayanıyordu. Fakat EGS, AGS, sıcak kuru kaya sistemleri, süperkritik jeotermal, gelişmiş sondaj teknolojileri, dijital ikizler ve yapay zekâ gibi yeni yaklaşımlar jeotermalin sınırlarını genişletiyor.
DsG fikri de bu dönüşümden doğdu. Dünyanın farklı yerlerinde çok değerli çalışmalar yürütülüyor ancak jeoloji, sondaj, kuyu mühendisliği, malzeme bilimi, termodinamik, yapay zekâ ve ekonomi çoğu zaman ayrı platformlarda tartışılıyor. Biz bunları aynı masaya getirmek istedik.
Programın içeriği de bunu açık biçimde gösteriyor. Sıcak kuru kaya ve unconventional geothermal sistemlerden kuyu bütünlüğüne, yapay zekâ tabanlı sıcaklık tahminlerinden jeotermal lityuma ve kapalı devre sistemlere kadar oldukça geniş bir teknoloji yelpazesi ele alındı.
Trabzon tercihimizin ise bizim açımızdan özel bir anlamı var. Anadolu İnovasyon ArGe Trabzon’da kurulmuş bir teknoloji şirketi. DsG’nin çalıştay ve ilerleyen dönemde kongreye dönüşecek yolculuğunu da doğduğumuz şehirden başlatmak istedik.

EGS, AGS, sıcak kuru kaya ve süperkritik jeotermal gibi teknolojiler gelecekte nasıl bir rol oynayacak?
Bence sektördeki temel paradigma değişikliği şu olacak: Jeotermal, yalnızca uygun doğal rezervuarı bulmaya çalışan bir sektör olmaktan çıkıp yer altındaki ısıya mühendislik yoluyla erişmeye çalışan bir teknoloji alanına dönüşüyor.
Konvansiyonel hidrotermal sistemlerde sıcaklık, geçirgenlik ve yeterli miktarda akışkanın aynı noktada bulunması gerekir. Bu da uygulanabilir coğrafyayı doğal olarak sınırlar.
EGS, özellikle geçirgenliğin yetersiz olduğu yapılarda mühendislik çözümleri geliştirmeyi hedefliyor. Kapalı devre AGS sistemleri ise rezervuardan sürekli akışkan üretmek yerine, kontrollü bir kapalı çevrim içerisinde yer altındaki ısının yüzeye taşınmasını amaçlıyor. Sıcak kuru kaya ve daha ileri aşamada gelişen jeotermal teknolojiler ise ulaşabileceğimiz enerji yoğunluğunu çok daha ileri seviyelere taşıma potansiyeline sahip.
Ancak burada tek bir teknoloji mucizevi çözüm olmayacak. Sondaj maliyetlerinin düşmesi, yüksek sıcaklığa dayanıklı malzemelerin geliştirilmesi, kuyu bütünlüğü, ısı transferi, termodinamik optimizasyon ve uzun dönemli performans modellemesinin birlikte gelişmesi gerekiyor.
DsG programında kuyular için malzeme çalışmalarından AGS termal analiz yazılımlarına kadar farklı konuların aynı oturumlarda bulunmasının nedeni de bu.
Kısacası jeotermalin geleceğini, doğal kaynağın varlığından çok o kaynağa ne kadar etkin ve ekonomik erişebildiğimiz belirleyecek.

Türkiye’nin yaklaşık 1,8 GW’lık jeotermal elektrik kapasitesi yeni teknolojiler açısından nasıl bir avantaj sağlayabilir?
Türkiye’nin avantajını yalnızca kurulu güç rakamıyla değerlendirmemek gerekir. Asıl önemli olan, bu kapasitenin geliştirilmesi sırasında oluşan saha ve mühendislik deneyimidir.
Türkiye’de bugün jeotermal arama, sondaj, kuyu tamamlama, rezervuar yönetimi, re-enjeksiyon, ORC ve flash santraller, korozyon, kabuklaşma ve işletme optimizasyonu gibi birçok konuda ciddi bir bilgi birikimi bulunuyor.
EGS veya AGS teknolojileri bu mevcut bilgi birikiminden bağımsız değil. Tam tersine mevcut jeotermal sektörünün jeoloji, sondaj, kuyu mühendisliği, yüzey tesisleri ve enerji dönüşüm teknolojileri konusundaki tecrübesinin üzerine inşa ediliyor.
Bu nedenle Türkiye açısından önemli fırsat şurada: Biz yalnızca yeni nesil jeotermal teknolojileri dışarıdan satın alıp uygulayan bir ülke olmak zorunda değiliz. Türkiye’nin kendi jeolojik koşullarına uygun EGS ve AGS teknolojileri geliştirmesi, bunları gerçek sahalarda doğrulaması ve ilerleyen dönemde teknoloji ihraç eden bir konuma gelmesi mümkün.
Özellikle geçmişte yüksek sıcaklığa ulaşıldığı hâlde yeterli akışkan bulunamadığı için ekonomik olarak değerlendirilemeyen kuyuların ve sahaların yeniden ele alınması burada çok değerli olabilir.
DSG 2026’da Manisa Acıdere AGS Projesi de özel olarak ele alınıyor. Bu proje neden önemli?
Acıdere projesini önemli kılan temel nokta, yeni nesil jeotermal yaklaşımının gerçek bir saha üzerinde uygulanacak olması.
Sahada yaklaşık 2.750 metre derinliğe ulaşan iki kuyu bulunuyor. Projenin sonraki aşamalarında hedef derinliğin yaklaşık 5.000 metreye çıkarılması planlanıyor. Buradaki temel yaklaşımımız, rezervuardan jeotermal akışkan üretmek yerine tamamen kapalı devre bir AGS sistemi içerisinde yer altındaki ısıyı yüzeye taşımak.
İlk pilot uygulamada yaklaşık 3 MW termal kapasite hedefleniyor. Bu termal enerjinin elektrik üretiminde kullanılmasının yanı sıra sera uygulamaları gibi doğrudan ısı kullanım alanları da değerlendirilecek.
Projenin tasarım yaklaşımında ayrıca sistemin yaklaşık 35 yıl boyunca sürekli ve kesintisiz enerji üretimi sağlayabilecek şekilde modellenmesi ve geliştirilmesi hedefleniyor. Bu nedenle yalnızca anlık performansa değil, kuyunun yıllar içerisindeki termal davranışına ve sürdürülebilirliğine bakıyoruz.
Bence Acıdere’nin asıl önemi şu soruya cevap araması:
Yüksek yer altı sıcaklığının bulunduğu ancak konvansiyonel hidrotermal üretimin mümkün veya ekonomik olmadığı bir sahayı, mühendislik yoluyla enerji üreten bir sisteme dönüştürebilir miyiz?
Eğer bunu sahada başarılı şekilde gösterebilirsek, Türkiye’de bugüne kadar yeterli akış olmadığı için ekonomik olarak değerlendirilmeyen çok sayıda kuyu ve sıcak kaya oluşumu için tamamen farklı bir perspektif ortaya çıkabilir.
Yeni jeotermal projelerde yerel halkın katılımı nasıl sağlanabilir? Teknoloji çevresel risklerin azaltılmasına nasıl katkı sağlayabilir?
Bir enerji projesinin yalnızca teknik olarak başarılı olması yeterli değil. Aynı zamanda bulunduğu bölgede güvenilir, anlaşılır ve toplumsal açıdan kabul edilebilir olması gerekiyor.
Yerel halkın katılımının, proje tamamlandıktan veya izin süreci başladıktan sonra yapılan bilgilendirme toplantılarıyla sınırlı kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Bilgilendirmenin proje geliştirme sürecinin erken aşamalarında başlaması gerekiyor.
Burada en önemli konu şeffaflık. Sismisite, yer altı suyu, arazi kullanımı, emisyonlar ve diğer çevresel parametrelerin ölçülmesi ve sonuçların anlaşılır biçimde paylaşılması toplumsal güvenin oluşmasına yardımcı olur.
Teknolojik gelişmeler de bu noktada önemli imkânlar sağlıyor. Sensörler, sürekli izleme sistemleri, yapay zekâ ve dijital ikiz teknolojileri sayesinde tesisin davranışını gerçek zamanlı olarak takip etmek ve bazı potansiyel sorunları ortaya çıkmadan önce öngörmek mümkün hâle geliyor.
Kapalı devre AGS sistemleri ise farklı bir yaklaşım getiriyor. Yer altındaki jeotermal akışkanı sürekli olarak yüzeye üretmek yerine kapalı bir çevrim içerisinde ısı transferi gerçekleştirilmesi hedefleniyor. Bu mimari, konvansiyonel sistemlerde karşılaşılan bazı çevresel etki mekanizmalarının azaltılması açısından önemli bir potansiyel taşıyor. Bununla birlikte her proje yine kendi jeolojik ve çevresel koşulları içerisinde değerlendirilmelidir.
DsG’de çevresel konuları teknoloji tartışmasının dışında bırakmadık. Prof. Dr. Erdin Bozkurt’un ana konuşmasının doğrudan çökme, sismisite ve jeotermal sahalardaki çevresel risklere odaklanması bunun önemli örneklerinden biri.
Lityum, yapay zekâ, dijital ikizler ve veri merkezleri gibi konular jeotermalin daha geniş bir teknoloji alanına dönüştüğünü mü gösteriyor?
Evet, bence jeotermalde yaşanan en önemli değişimlerden biri tam olarak bu.
Jeotermali yalnızca yer altından sıcak akışkan çıkararak elektrik veya ısı üreten bir sistem olarak tanımlamak artık yeterli değil. Bugün jeotermalin etrafında enerji, kritik hammaddeler, yapay zekâ, yazılım, veri ve endüstriyel ısı yönetiminin birleştiği daha geniş bir teknoloji ekosistemi oluşuyor.
Örneğin jeotermal akışkanlardan lityum gibi kritik elementlerin kazanılması kaynağın ekonomik değerini artırabilir. Yapay zekâ rezervuar davranışını ve sıcaklık değişimlerini tahmin etmekte kullanılabilir. Dijital ikizler ise kuyu tasarımından işletmeye ve kuyu ömrü boyunca bütünlük takibine kadar çok geniş bir alanda kullanılabilir.
DsG programında düşük lityum konsantrasyonuna sahip jeotermal akışkanlardan lityum kazanımı ve yapay zekâ tabanlı rezervuar sıcaklık tahmini çalışmalarının yer alması bunun somut örnekleri. Dr. Ken Seymour’un ana konuşmasında kuyu ömrü boyunca basınç bütünlüğünün interaktif bir kuyu mühendisliği dijital ikiziyle takip edilmesi de ele alındı.
Benzer biçimde veri merkezleri de çok önemli yeni bir kesişim alanı. Programımızda sıcak kuru kaya jeotermali ile veri merkezleri arasında kurulabilecek termal entegrasyonu ele alan bir çalışma bulunuyor.
Dolayısıyla geleceğin jeotermalini yalnızca bir enerji kaynağı olarak değil, yer altındaki ısı etrafında gelişen çok disiplinli bir teknoloji platformu olarak görmek gerekiyor.
Akademi, özel sektör ve kamu arasındaki iş birliğinde Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu konular nelerdir?
Burada dört başlığın özellikle önemli olduğunu düşünüyorum: veri, saha uygulamaları, Ar-Ge finansmanı ve yeni teknolojilere uyum sağlayabilecek düzenleyici altyapı.
Türkiye’de onlarca yıl içerisinde çok değerli jeolojik, sondaj ve üretim verileri oluşturuldu. Ticari ve stratejik hassasiyetler korunarak bu verilerin araştırma ve teknoloji geliştirme çalışmalarında daha etkin kullanılabilmesi önemli.
İkinci konu demonstrasyon sahaları. AGS ve EGS gibi teknolojileri yalnızca laboratuvar ortamında veya bilgisayar modellerinde geliştirmek yeterli değil. Gerçek kuyularda test edilmeleri gerekiyor. Üniversitelerin, teknoloji geliştiricilerinin, enerji şirketlerinin ve kamu kurumlarının birlikte kullanabileceği pilot sahaların oluşturulması büyük katkı sağlar.
Üçüncü konu finansman. Yeni bir teknolojinin laboratuvardan ticari ölçeğe geçişindeki en zor aşamalardan biri pilot ve demonstrasyon safhasıdır. Burada klasik Ar-Ge desteği ile ticari proje finansmanı arasında kalan özel finansman modellerine ihtiyaç bulunuyor.
Son olarak, teknolojinin gelişme hızına cevap verebilecek öngörülebilir bir düzenleme ortamı önemli. Burada benim için temel yaklaşım belirli bir mevzuat maddesinden ziyade, kamu, akademi ve özel sektörün yeni teknolojileri birlikte değerlendirebildiği sürekli bir iletişim mekanizmasının oluşturulmasıdır.
DSG’de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, MTA ve TENMAK temsilcilerinin aynı panelde yer alması da tam olarak böyle bir iletişim ortamının oluşmasına katkı sağlıyor.

Çalıştay sonunda bilgi paylaşımının ötesinde yeni projeler veya ortaklıklar ortaya çıktı mı?
Evet. Bence DsG 2026’nın en önemli sonuçlarından biri, etkinliğin tek seferlik bir çalıştay olarak kalmayacağının daha ilk organizasyonda ortaya çıkması oldu.
Yapılan görüşmeler sonucunda DSG 2027’nin İstanbul’da, bu kez kongre formatında gerçekleştirilmesi yönünde karar alındı. Organizasyon için iki üniversitenin ve ilgili kamu kurumlarının birlikte yer alacağı daha geniş bir yapının oluşturulması üzerinde karar verilmiştir.
Bunun yanında, yeni nesil jeotermal teknolojiler konusunda Türkiye’deki bilimsel ve teknolojik iş birliğini daha kurumsal hâle getirmek amacıyla bir dernekleşme yapılanmasının kurulması yönünde karar alındı.
Çalıştay sırasında Türkiye’de faaliyet gösteren büyük ölçekli özel sektör kuruluşlarından aldığımız geri bildirimler de önemliydi. Yeni nesil jeotermal sistemlerin ve özellikle kapalı devre yaklaşımların sanayi tarafından artık daha fazla tanındığını ve takip edildiğini gördük.
Çalıştayın somut çıktıları arasında ayrıca iki yeni proje hazırlanması ve iki ayrı iş birliği çalışmasının başlatılması yönünde kararlar alınması bulunuyor.
Aslında bizim DsG’yi düzenlerken hedeflediğimiz sonuç tam olarak buydu. Bir çalıştayın başarısını yalnızca kaç kişinin katıldığı veya kaç sunum yapıldığıyla ölçmek yerine, etkinlik sonrasında ortaya çıkan yeni projeler, teknoloji ortaklıkları ve saha uygulamalarıyla ölçmek gerektiğine inanıyoruz.
Önümüzdeki 10 yılda jeotermal sektöründeki en büyük teknolojik kırılma ne olacak?
Ben en büyük kırılmanın jeotermalin coğrafi bağımlılığının giderek azalması olacağını düşünüyorum.
Bugün ekonomik jeotermal üretim büyük ölçüde uygun hidrotermal rezervuarların bulunduğu belirli bölgelerde yoğunlaşıyor. Eğer EGS, kapalı devre AGS, gelişmiş sondaj yöntemleri ve yüksek sıcaklık malzemeleri beklediğimiz doğrultuda ilerlerse, 2035’e geldiğimizde sektörde sorulan temel soru değişebilir.
Bugün:
“Burada uygun bir jeotermal rezervuar var mı?”
diye soruyoruz.
Gelecekte ise:
“Bu noktada ekonomik olarak erişebileceğimiz yeterli yer altı ısısı var mı?”
diye sorabiliriz.
Bu çok önemli bir paradigma değişimi olur.
Bunun gerçekleşmesi için üç alanın birlikte gelişmesi gerekiyor: daha hızlı ve ekonomik derin sondaj teknolojileri, yüksek performanslı EGS ve AGS kuyu mimarileri ve bu sistemleri sürekli optimize edebilen dijital teknolojiler.
Özellikle yapay zekâ ve dijital ikizi yardımcı teknolojiler olarak değil, yeni nesil jeotermalin temel bileşenlerinden biri olarak görüyorum. Bir kuyunun 20, 30 veya 35 yıllık davranışını tahmin edebilmek, sıcaklık düşüşünü ve sistem performansını modelleyebilmek ve işletme parametrelerini sürekli optimize edebilmek ekonomik başarının belirleyici unsurlarından olacak.
Dolayısıyla 2035’e doğru benim beklediğim en önemli dönüşüm şu:
Jeotermal enerji, yalnızca doğal olarak uygun rezervuarların bulunduğu bölgelerde kullanılabilen bir enerji kaynağından, mühendislik yoluyla çok daha geniş coğrafyalarda erişilebilir hâle gelen sürekli ve güvenilir bir enerji teknolojisine dönüşecek.